Stefan Zweig - Mecburiyet PDF - Özet - Ucuz Satın Al


Stefan Zweig - Mecburiyet PDF - Özet - Ucuz Satın Al
Stefan Zweig - Mecburiyet PDF - Özet - Ucuz Satın Al






Ücretsiz e-kitap indirme sitemiz ile kitapların 24 saatlik ücretsiz deneme sürümünü indirebilirsiniz. Kitapları beğendikten sonra en yakın kirtasiyeden satın alabilirsiniz ya da online kitap mağazalarından satın alabilirsiniz. Okumak yeni dünyaları keşfetmektir, e-kitapdrive da bu yolda bir araçtır. Bilgi dolu havuzlarda boğulmak umuduyla....


{tocify} $title={İçindekiler}


İlk Birkaç Sayfa



:
Mecburiyet
Kadın hâla derin uykuda, düzenli ve güçlü nefesler alıp veriyordu.
Hafif aralanmış ağzı gülümseyecek ya da bir şeyler söyleyecek gibiydi ve
yorganın altundaki genç, diri göğüsleri huzurla inip kalkıyordu.
Pencerelerden içeriye yeni doğan günün ilk ışıkları vuruyordu. Fakat kış
sabahının ışığı zayıftu. Karanlıkla aydınlık arası bir ışık kararsız bir
şekilde vuruyordu uyuyan her şeye ve örtüyordu üstünü.
Ferdinand sessizce kalkmıştı, nedenini kendi de bilmiyordu.
Şimdilerde bunu çok sık yaşıyordu; çalışırken birden kalkıyor, şapkasını
kapuğı gibi evden çıkıyor, kendini tarlalara atıyor, hızla ve giderek daha
hızla, bitkin düşünceye, dizleri titreyinceye, șşakaklarındaki nabzı
deli gibi atıncaya kadar koşuyor, sonunda kendini bilmediği yabancı bir
yerde buluyordu. Ya da hararetli bir sohbetin ortasında öylece donup
kalıyor, söylenenleri anlamıyor, soruları duymuyor, kendine gelmek için
tüm gücüyle silkinmek zorunda kalıyordu. Bazen de akşamları
üstünü değiştirmeyi unutuyor, ayağından çıkardığı ayakkabıları elinde,
ya karısının seslenmesiyle yerinden sıçrayıncaya ya da birdenbire
elindeki ayakkabılar yere düşünceye kadar yatağın kenarında öylece
oturup kalıyordu.
Sıcak odasından balkona çıktığında soğuktan titremeye başladı.
Farkında olmadan isınmak için dirseklerini bedenine bastırdı. Aşağıdaki
manzara hålā sisle kaplıydı. Yüksekteki evinden baktığında genellikle
beyaz bulutların hızla süzülüşünü bir ayna gibi yansitan Zürich gôlünün
üzerine şimdi kalın, süt gibi köpükler yayılmıştı. Bakışlarının ve
ellerinin değdiği her yer nemli, karanlık, kaygan ve griydi; ağaçlardan
sular damlıyor, kirişlerden nemler sızıyordu. Yeni güne uyanan
dünya biraz önce selden kurtulmuş, saçlarından sular damlayan bir
insana benziyordu tıpkı. Sisli gecenin içinden insan sesleri yükseliyordu,
1

fakat bu sesler suda boğulan bir insanın çıkardığı hırılular gibiydi, bazen
de çekiç sesleri ve uzaktaki bir kilisenin kulesinden çıkan çan sesleri
geliyordu; fakat her zamanki gibi net değil, nemli ve paslı bir sesti
duyulan. Islak bir karanlık duruyordu kendisiyle dünyası arasında.
Üşüyordu. Fakat yine de elleri ceplerinde, sisin ve karanlığın
ardından ortaya çıkacak manzarayı görmek için hiç kıpırdamadan orada
öylece duruyordu. Sis, gri bir kağıt gibi aşağıdan yukarıya doğru yavaş
yavaş kalkarken Ferdinand, aşağıda sabah sisinin arkasına
gizlendiğinden emin olduğu ve dūzenli, berrak çizgileriyle varlığını
aydınlatan o çok sevdiği manzarayı sonsuzca özlediğini hissetti. Kim
bilir kaç kez içindeki karmaşadan kaçıp bu pencereye gelmiş, dışardaki
huzur dolu manzaraya bakarak rahatlamıştı; karşı kıyıda evler sevimli bir
şekilde yan yana dizilmişti, mavi suları zarafetle yaran küçük bir vapur,
kıyıda neşeyle süzülen martılar, kırmızı bacalardan çıkan ve öğleyin
çalan çan sesleriyle birlikte göğe yükselen gümüş renkli dumanlar, ona o
kadar açık, o kadar net bir şekilde 'Huzur! Huzur!' diye bağırıyorlardı ki,
dünyanın delirdiğini bilmesine rağmen bu güzelliklere inanıyor ve
kendisine vatan seçtiği bu ülke sayesinde birkaç saatliğine de olsa
kendi vatanını unutuyordu. Aylar önce zamandan ve insanlardan kaçan,
savaşan ülkesinden İsviçre'ye gelmiş bir kaçaktı; gördüğü vahşet ve
dehşet yüzünden korkudan büzülmüş, altüst olmuş ruhunun burada
düzeldiğini, iyileştiğini ve yaralarının kabuk bağladığını fark
etmiş, buranın eşsiz manzarasının, renklerinin onu kendisine çektiğini
ve içinde resim yapma arzusunu uyandırdığını hissetmişti. Bu nedenle
ne zaman bu manzarası kararsa, kendisini yabancı ve uzağa atılmış
hissediyordu, tıpkı bu sabah saatlerinde olduğu gibi, çünkü sis her şeyin
üzerini örtmüş, manzarasını engellemişti. Aşağıda, karanlıkta kapalı
kalan herkese, onlar gibi uzaklarda gömülüp kalmış memleketinin
insanlarına karşı sonsuz merhamet hissediyor, onlarla beraber olmak,
yazgılarını paylaşmak için sonsuz bir özlem duyuyordu.
Bu mart sabahında sisler arasında bir yerde, bir kilisenin çanı dört
kez çaldı, sonra sanki saati kendi söylüyormuş gibi sekiz kez daha çaldı.
Ferdinand önünde dünya, arkasında uykusunun karanlığındaki karısı
olmasına rağmen kendini bir kulenin tepesinde tarifsiz bir yalnızlık
içinde hissediyordu. Yüreğinin derinliklerinde bu sis duvarını
parçalamak, bir yerlerde uyanışın, aydınlanışın mesajını, yaşamın
gerçekliğini, güvenliğini, kesinliğini hissetmek istiyordu. Bakışlarını
ileriye yönelttiğinde, aşağıda köyün bittiği ve yolun kısa
kıvrımlarla yukarıya kadar çıktığı yerde, sislerin içinde insan ya

da hayvan, bir şeylerin yavaş yavaş hareket ettiğini sandı. Ne olduğu
belli olmayan bu küçük şey gittikçe yaklaşıyordu, Ferdinand
kendisinden başka birinin uyanık olmasına sevindi önce, öte yandan
yakıcı ve hiç de sağlıklı olmayan bir merak sardı benliğini. Gri cismin
ilerlediği yerde civar köylere ya da buraya çıkan bir dört yol ağzı vardı:
Gelen yabancı bir an soluklanmak için duraklar gibi oldu. Sonra ağır ağır
dar patikadan yukarı çıkmaya başladı.
Ferdinand birden huzursuzlandı. 'Bu yabancı da kim?' diye sordu
kendi kendine. 'Nasıl bir mecburiyet onu da benim gibi sıcak yatağından
sabahın ışığına çıkardı acaba? Bana mı geliyor, benden ne istiyor?
Hafif sisin içinden tanıdı onu: Postacıydı. Her sabah kilisenin çanı sekiz
kez vurduğunda buraya turmanırdı, Ferdinand onun uçlara doğru
kırlaşan kızıl, denizci sakallı kaba yüzüne ve mavi gözlüğüne baktı.
Nussbaum!1. idi adı, Ferdinand ise sert hareketleri ve mektubu
vermeden önce ciddi bir tavırla büyük, siyah deri çantasını sağ tarafına
çekerken vakur bir tavır takınması nedeniyle Nussknacker'21. diyordu
ona. Ferdinand, onun yere kuvvetle basa basa, çantayı sol tarafına atıp,
kısa bacaklarıyla son derece ciddi yürüdüğünü görünce gülümsemeden
edemedi.
Fakat birden dizlerinin titrediğini hissetti. Gözlerinin üstūne doğru
kaldırdığı eli bir anda felç olmuş gibi yana düştü. Bugün, dün ve haftalar
boyunca hissettiği huzursuzluğu birden geri dönmüştü sanki. Postacının
adım adım kendisine doğru geldiğini hissediyordu. Ne yaptığını
bilmeden kapıyı açtı, uyuyan karısının yanından yavaşça geçerek
dışarıya süzüldü ve hızla merdivenlerden indi, bahçe parmaklıklarından
aşağıya, postacıya doğru yürüdü. Bahçe kapısında karşılaştılar. "Benim
için... benim için..." Üçüncüsünde söyleyebildi ancak: "Benim için bir
şey var mı?"
Postacı ona bakabilmek için buğulanmış gözlüğünü kaldırdı.
"Elbette, elbette." Bir hareketle siyah çantasını sağ tarafına aldı,
parmaklarıyla -kocaman solucanlar gibiydiler, nemli ve soğuk sisten
kızarmış parmaklarıyla- yokladı mektupları. Ferdinand titriyordu.
Sonunda postacı çantadan bir mektup çıkardı. Büyük, kahverengi bir
zarftu, üstünde "resmi" damgası ve Ferdinanden adı vardı. "İmzalamanız
gerekiyor," dedi postacı, mürekkepli kalemini islatıp Ferdinand'a uzattı.
Ferdinand heyecandan imza olarak okunmaz bir şekilde ismini karaladı.
Sonra şişman kırmızı elin ona verdiği mektubu aldı. Fakat
Ferdinand'ın parmakları o kadar uyuşmuştu ki, zarf bir anda elinden
3.

kayıp yere, islak toprağa, nemli ağaç yapraklarının üzerine düştü. Almak
için eğildiğinde kokuşmuş, çürümüş bir şeylerin kokusu geldi burnuna.
İşte buydu, haftalardır gizli ve sinsi bir şekilde huzurunu kaçıran,
bozan buydu, iradesine rağmen beklediği mektuptu; anlamsız, saçma
sapan, anlaşılmaz, bilinmeyen, anonim uzaklıklardan kendisine gelen,
donuk
el yordamıyla
daktiloda
yazılmış
onu
arayan,
makine sözcükleriyle sıcak yaşamına, özgürlüğüne uzanan, saldıran bu
mektuptu. Keşfe çıkmış bir süvari yeşil, sık ormanlıkta görünmez çelik
bir namlunun kendisine yöneldiğini ve içindeki küçük kurşunun
karanlığa, bedeninin içine girmek istediğini nasıl hissederse, Ferdinand
da bu mektubun bir yerlerden çıkıp geleceğini biliyordu. Karşı koymak
için çevirdiği, geceler boyunca düşüncelerine nüfuz eden tüm o küçük
dolaplar boşunaydı demek: Ve işte şimdi onu bulmuşlardı. Çok değil,
daha sekiz ay önce öbür tarafta kendisini bir at tüccarı gibi
muayene eden, kolundan tutup kaslarını yoklayan askeri doktorun
karşısında çıplak, soğuktan ve tiksintiden titreye titreye durduğu ve
kendini son derece aşağılanmış hissettiği sırada yaşadığımız bu çağın
insan onurunu hiçe saydığına ve Avrupa'nın içine düştüğü esarete bizzat
tanık olmuştu. Vatansever laflarnın boğucu havasına ancak iki ay
dayanabilmişti, fakat bir süre sonra yavaş yavaş nefes alamaz hale gelmiş,
insanlar onu ikna etmek için ağızlarını açtıklarında yalanın san rengini
dillerinde görmeye başlamıştı. İnsanların söylediği her şey onu
tiksindirmişti. Boş patates çuvallarıyla şafak vakti pazarın
basamaklarında oturan ve soğuktan tir tir titreyen kadınların bakışları
yüreğini parça parça etmişti: Yumruklarını sıkıp etrafta dolanırken öfke
ve kinle dolmaya başladığını hissetmiş, içindeki bu inanılmaz nefretten
tiksinti duymuştu. Sonunda birinin yardımıyla karısıyla birlikte
İsviçre'ye geçebilmeyi başarmıştı, sınırı geçer geçmez birden içi yaşam
sevinciyle dolmuştu. Başı
tutunmak zorunda kalmıştı. Uzun bir süre sonra ilk kez yeniden hayat,
insan, eylem, irade, güç gibi duyguları hissetmişti. Ciğerleri havadaki
özgürlüğü içine çekmek için hazırdı. Vatan onun için artık daha çok bir
hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa
insanlık demekti.
Fakat bu mutluluğu ve hafiflemiş duyguları pek uzun sürmedi;
sonrasında o korku yine geldi. İsmiyle bu kanlı çalılığa takılıp kaldığını,
geçmişinden kurtulamayacağını biliyordu. Bilmediği, tanımadığı, fakat
onu bilen ve özgür bırakmayan bir şeyler olduğunu hissediyordu.
Görünmez bir yerlerde pusuya yatmış, uykusuz, soğuk bir gözün onu
kadar dönmüştü ki bir direğe
4

gözlediğini biliyordu. Tamamen içine döndü, Birliğine teslim ol
çağrılarını görmemek için hiç gazete okumadı, izini kaybettirmek için
evini değiştirdi, mektuplarının karısı adına poste restante31 ile
gönderilmesi için talimat verdi. İnsanların sorularına maruz kalmamak
için onlarla konuşmaktan kaçınıyordu. Asla kente inmiyor, tuval ve boya
alması için karısını gönderiyordu. Zürich gölü yakınlarındaki küçük bir
köyde bir köylüden kiraladığı evde varlığını, ismini unutturmaya
çalışıyordu. Fakat bildiği bir şey vardı: Herhangi bir çekmecede yüz
binlerce kağıdın arasında bir kâğıt vardı. Biliyordu. Günün birinde,
herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda bu çekmece çekilecekti - bu
çekmecenin
tuşlarının vuruşunu duyuyor ve biliyordu, bu mektup onu buluncaya
kadar dolanacak, dolanacaktı.
Ve işte o mektup şimdi elindeydi, titriyordu, soğuktu ve fiziksel
olarak parmaklarının arasındaydı. Ferdinand sükûnetini korumaya
çalıştı. 'Bu yaprağın ne önemi var?' diyordu kendi kendine. Yarın öbür
gün burada binlerce, on binlerce, yüz binlerce yaprak fundalıklarda çiçek
açacak ve her biri benim için yabancı olacak, tipkı bunun gibi. Bu
"resmi" yazısı da ne demek? Okumam gerektiği anlamına mı geliyor?
Ben kimsenin amiri ya da komutanı değilim, insanlar üzerinde yaptırım
gücüm yok, kimseye emredemem, fakat kimse de bana bir
şey emredemez. İsmim ne arıyor orada bu ben miyim? Onun ben
olduğumu söylemem için kim beni mecbur edebilir, orada ne yazdığını
okumam için kim beni mecbur edebilir? Okumadan yırtarsam, parçalarn
göle kadar uçuşur ve ne ben bir şey bilirim ne de dünya. Bu mektubu
görmezden gelebilirim, bir damlanın ağaçtan toprağa düşmesinden daha
hızlı, yırtıp atabilirim. İçinde ne olduğunu ancak istersem
öğrenebileceğim bu yaprak nasıl beni huzursuz edebilir? Ve ben
istemiyorum. Ben özgürlüğümden başka bir şey istemiyorum.
Parmakları sert zarfi yırtıp parçalarını lime lime etmek için
geriliyordu. Fakat çok garip: Kasları onu dinlemiyordu. Ellerindeki bir
şey iradesine karşıydı, itaat etmiyorlardı. Bütün kalbiyle yırtıp
parçalamak istediği halde parmakları gayet dikkatle açtı zarfi, titreye
titreye katlanmış beyaz kâğıdı düzeltti. Kağıdın üzerinde zaten bildiği bir
şey yazıyordu. "Sayı: 34.729 F. Sayın... M. Bölge Komutanlığının emriyle
askerliğe elverişliliğinizin tespiti için en geç 22 Mart'a kadar Bölge
Komutanlığının
gelmeniz gerekmektedir. Askeri evrakı bu amaçla gideceğiniz Zürich
Konsolosluğu'ndan temin edebilirsiniz."
açıldığını duyuyordu,
adını
yazan
daktilonun
8
nolu
odasında
tekrar
muayeneye


Hakkımızda

Sitemizin kuruluş amacı okuma oranını ve kitap satış oranını artırmaktır. Kitapların belli bir kısmını içeren PDF örnekleriyle birlite satın almaya teşvik etmek için kitabın uygun fiyatlı satın alma linkinde paylaşılmaktadır.  
Eğer bu kitap telif haklarına tabii ise "iletişim" bölümünden ulaşarak kaldırılmasını sağlayabilirsiniz ya da kitabının yayınlanmasını istiyorsan yine iletişim bölümünden ulaşabilirsiniz.

Yazar


Bu kitabın yazarı burada bahsedilmektedir,


Bu kitabın yazarı, Stefan
Zweig
Mecburiyet



Ucuz Satın Al


Sizin için sunulan özel indirimli fiyatı kontrol ederek tasarruflu bir şekilde bu kitabı satın alabilirsiniz.


PDF İndir


E-kitap İndir ve Oku 


Anahtar Kelimeler

Google da öne çıkmak için kullanılan kelime listesi:

 E-kitap İndir - PDF kitap indir - Free book list - Uygun fiyatlı Kitap Listesi - kitap indir in - PDF kitap arşiv - Yandex Disk kitap indir - Google Drive Kitap indir - Turbobit Premium kitap indir- ucuz kitap al - tarih kitapları indir 





Yorum Gönder (0)
Daha yeni Daha eski